şehit mektupları

24/10/2007 ·

Yorum (yok) Yorum yaz!

بِسْـــــ&

5/9/2007 ·

           

 

Yorum (5) Yorum yaz!

Ağlamak bir parça utanmaktır

5/9/2007 ·

Ağlamak bir parça utanmaktır...




Ağlayın ey dünya Müslümanları!..
Başınızı elleriniz arasına alıp kanlı gözyaşları dökün...
Kanları seller gibi akan masum, çaresiz ve mustaz’af kardeşlerinize uzanmayan elleriniz için ;
müstekbir ve zalimleri sadece kınamakla yetinen dilleriniz için;hayatlarının baharında soldurduğunuz
gönül güllerimiz için ağlayın!...

Ağlamak;bir parça olsun utanmaktır,bu yüzden ağlayın...

Ağlamak bir parça olsun utanmaktır.,bu yüzden ağlayın diyorum ya...

Yüzünden haya perdesi
sıyrılmış dünyacılara bu tavsiye bile fazladır. Her şeyin hesabı görülecek ve sorulacak.

Belki düşman
silahı ile alnında ve göğsünde güller açıp cennete uçan şehitler mesut gülümserlerken bize vurdum
duymazlığımız ve duyarsızlığımızın hesabı sorulacak. Sızlamayan kalplerimiz korkuyla çatlarken,
bu gün yardım etmeyi beceremediğimiz kardeşlerimiz yardımımıza gelmeyecek.
Hani diyecekler,
“Müslümanlar birbirlerini tamamlayan bir binanın tuğlaları gibi idiler, bir vücut gibi idiler?

Kenetlenmiş saf idiler? Saf böyle mi olur? Biz birer, birer kara toprağın bağrına düşerken sizler neredeydiniz?
Peşinde koştuğunuz apartmanlar,otomobiller,yalancı şan ve söhretler yetişip kurtarsın sizi!...

Ağlayın ey dünya Müslümanları!
Kardeşlerinizin bir gün mutlaka bu sözleri söyleyeceklerini düşünüp şimdiden ağlayın...

Ağlamak
bir parça olsun utanmaktır çünkü... Bu yüzden ağlayın diyorum ya...

Bu gün bir buçuk milyar civarinda
nüfusu ve elliyi aşkın coğrafya da Islam alem-i tam bir güdümlülük sergiliyorsa, oturun da kendi halinize ağlayın...

Çünkü siz perişan ve muhtaçsınız kurtulmaya... Oturun da halinize ağlayın ve siz bu halinizle kimseye bir sey
yapamazsınız.
Oturun da halinize bu yüzden ağlayın diyorum ya... Ağlamak biraz olsun utanmaktır çünkü....


“YA RAB ! BİR UTANMA HİSSİ VER, GAİB HAZİNENDEN BİZE!...”

alıntıdır...(www.acizane.com)

Yorum (1) Yorum yaz!

Kalbim, Gitme...

5/9/2007 ·

Kalbim, Gitme...

Kalbim, Gitme...

 

Kalbim, en kırılgan yanım! Biliyorum, seni elden ele dolaştırılan bir gül gibi çok hırpaladım... Kanatları kırık bir kuş eyledim narin varlığını. Teli kopuk, mızrabı kırık bir sazsın şimdi. Sessizliktir şimdi bahtına düşen. Sustun. Dilini, kitabeni çözemedim. Nakışlarındaki çizgilerin ince, derin mânâsına muttali olamadım. Sendeki nazik nağmeyi keşfedemedim. Sesine-soluğuna ve canhıraş çığlıklarına sağır kaldım. Çığlığın yeri göğü kaplamışken yanından kayıtsız, vurdumduymaz biri gibi geçip gittim. Bazen başı öne eğik, eli böğründe sahipsiz bir çocuk oldun cami avlularında. Merhamet kokan ellerini uzatırken gelip geçenlere, gözlerinde yüzyıllık bir arzunun izleri vardı. Kimi zaman da, özellikle daraldığın demlerde, daracık pencereli, loş ve rutubetli bir atmosferi olan küçücük bir hücrede hürriyeti özleyen bir mahkûmun hâletine büründün. Mahkûm ettim seni karanlık, soğuk küf kokan taş duvarlara. Ne gelenin vardı ne gidenin. Sokakta oynayan çocukların bağrışları yalnızlığını çoğaltıyordu. Limandan ayrılan gemilerin düdükleri, gelip geçen trenlerin homurtuları, dalından düşen yaprakların hüzünlü hâli, sessiz gecelere düşen ayın şavkı bir daüssılaya dönüşüp hasreti bocalıyordu içine.

Bir gülsün sen beden bahçesinde. Soğuklar vurdu nazenin yapraklarına. Rengin cazibesini yitirdi. Kan kırmızı rengin göçüp gidince ardında sükûtun teslim aldığı bülbüller kaldı. Vefasız rüzgârlar, sararmış yapraklarını gözlerden ırak kuytulara sürükleyip götürdü. Kupkuru dallar, bir de avare bülbüller kaldı orta yerde. Göğe doğru duaya durmuş dalların diliyle “Gitme kalbim!” diyemedim. Konuştuğum kelimeler, sensiz ne kadar da samimiyetsiz ve kifâyetsiz. Kokunun sinmediği, renginin değmediği kelimeler başını sokacak bir evi olmayan kimsesizler gibidir; dolanır dururlar orta yerde. Kimse sahiplenmez onları. Bekleyeni, arayanı, özleyeni yoktur onların. Kanatlanan, filizlenen, dipdiri kelimelerin membaısın sen.

Kalbim!.. Uzaklara gitmek istiyorsun. Buraya ait değilsin. Başka diyarların özlemi kuşatıyor seni. Uzaklar, başka bir diyarın iklimi çekiyor seni, hissediyorum bunu. Bir gemi ayrılınca limandan, bir tren hareket edince istasyondan kıpırdayışlarından anlıyorum bunu. Yağmurlar dindiği zaman, kuşlar yorulduğu zaman, gün solduğu zaman ayaklanışından anlıyorum gitmek isteyişini. Akıp giden bulutlara, kanat çırpan kelebeklere, uzanıp giden yollara bakışından anlıyorum gitmek isteyişini.

Kalbim!.. Çırpınan bir kuşsun sen içimde kıpır kıpır. Gün geldi kanatlarını kırdım. Şimdi o hafif tüylerin yağıyor içime. Kanayan bir kuşsun şimdi tenhalıkta. Göğsümün kafesinde boğdum seni. Marzîyâtının ne olduğunu bilemedim. Bilemedim duadan kanatların olduğunu. Seni diri tutanın, Allah’ın zikri olduğu bilemedim. Meğer seni yatıştıran bu İlâhî zikirmiş. Azığını bilemedim.

Kalbim!.. Bu asırda öksüz kalışını anlıyorum senin. Sahte şarkılar derdine derman olmuyor. Sonsuzlukta yankılanacak nağmelerin meftunusun sen. Bu fânî dünyanın aşkı dindiremez sonsuz hasretini. Çünkü Rahmân’ın arşısın sen.


Recep Özdemir(
www.acizane.com)alıntıdır.

Yorum (yok) Yorum yaz!

Ben, bana ne oldu bilmiyorum oysa...

5/9/2007 ·

Ben, bana ne oldu bilmiyorum oysa...

Ben, bana ne oldu bilmiyorum oysa...

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Gönlümle oturdum da hüzünlendim o yerde,
Sen nerdesin, ey sevgili, yaz günleri nerde!
Dağlar .. ağarırken konuşurduk tepelerde,
Sen nerde, o fecrin ağaran dağları nerde!

Akşam, güneş artık deniz ufkunda silindi,
Hülyâ gibi yalnız gezinenler koya indi
Ben kaldım, uzaklarda günün sesleri dindi,
Gönlümle, hayâlet gibi, ben kaldım o yerde.
Yahya Kemal BEYATLI

Kendine bir nev-niyâz edin nûrânî âlemden. Yeni bir sâlih amel yapmaya başla. Kur’ân’dan bir sûre, peygamberlerden bir duâ, bir tesbih.
Yetim başı okşa ki merhametin artsın.
Hizmet et ki, şefkatin artsın.
Bilinçli bir bitkisel hayata geç, dur ve zikret. Çiçek açıp meyveye durana dek.
Fetret dönemi çok uzarsa, emmâreye inme tehlikesi baş gösterir. Hatalardan üzüntü duymamaya başlarsın. O yüzden durup ayakları sâbitlemek gerekiyor. Bir mağaraya kaçıp sığınmış o gençler gibi dua ederek...
Dinlenmek ve dinlemek lâzım... Halvet ve uzlet. Âşıklar gibi, öyle kalabalık ortasında dalıp gitmek düşüncelere...
Aynaya bak ve «ben iyi olacağım inşallah» de. «Yüzümü güzelleştirdiğin gibi…» duâsını et seslice ve defalarca... Mücadeleyi asla bırakma.
* * *
Bir duâ: Hazret-i Yunûs’un -aleyhisselam- duâsı:
«La ilâhe illâ ente subhâneke innî küntü minezzâlimîn»
“Biz Yûnus’un -aleyhisselâm- duâsına icâbet edip, onu gamdan (gecenin, denizin ve balığın karnındaki karanlıktan) halas eyledik (kurtardık). Bunun gibi biz mü’minleri halâs ederiz.”(Enbiya Sûresi, 88)
"Zünnûn (Yûnus)’a gelince, o, öfkeli bir hâlde geçip gitmişti. Bizim kendisini asla sıkıştırmayacağımızı zannetmişti. Nihâyet karanlıklar içinde; «Sen’den başka hiç bir ilâh yoktur. Sen’i tenzih ederim. Gerçekten ben zâlimlerden oldum!» diye niyaz etti.” (Enbiyâ, 87)
“Sen, Rabbinin hükmünü sabırla bekle. Balık sahibi (Yûnus) gibi olma. Hani o dertli dertli Rabbine niyaz etmişti.” (Kalem Sûresi, 4)
* * *
Bir âyet: …Kalbimizde kin bırakma…
“Ey Rabbimiz, bizi ve iman ile bizden önce geçmiş olanları yarlığa (bağışla). İman etmiş olanlar için kalbimizde bir kin bırakma.” (Haşr Sûresi, 10)
* * *
Bir salavât:
Allâhümme salli alâ seyyidinâ Muhammedin tıbbi’l-kulûbi ve devâihâ ve âfiyeti’l-ebdâni ve şifâihâ ve nûri’l-ebsâri ve ziyâihâ ve alâ âlihî ve sahbihî ve sellim.”
(Allâh’ım, kalplerin tabîbi ve devâsı, vücutların âfiyeti ve şifâsı, gözlerin nûru ve ziyâsı olan Efendimiz Muhammed’e, âline ve ashâbına salât ü selâm eyle.)
* * *
Bir esma: Bismillahirrahmanirrahim (Önemli, cemaliyle harekete geçirsin diye…)
Ya Fa’âl -celle celalühu-
* * *
Bir faaliyet: Teheccüd ve gözyaşı çabası.
Tam da bir şeyin zirvesindeyken hatırlayıver ve bir şey yap; duâ, salavât, âyet, secde, gözyaşı, tefekkür ya da şu:
«Ben seninleydim sen kiminleydin?!»
«Her nerede olursanız olun, O sizinle beraberdir.» buyuran’a:
“Ben buradayım, Allah’ım, burda kalakaldım!” de.
* * *
Gün doğumunu ve gün batımını yaşamaya çalış... Zikirlerle...
Kur’ân oku ve dinle. Arapça metninden... Anlamını düşünmeden sadece o sesin yağmurunda dur, gönlün ıslansın.
Pervaneleri ve onları ateşten korumaya çalışan Zât’ı düşün. O’na yaklaş ki, ateş seni çekerken onun eli uzaklaştırsın. Elinin yetişeceği bir yerlerde bulun.
TV’yi kapat, gazete ve interneti bırak (tamamen, ayda bir hafta, haftada bir gün...); kitap oku ve uyu, uyan ve kitap oku...
Dünyevî isteklerinin kuşlarını uçur. Kafeslerini kır.
“geçme nâmert köprüsünden,
ko aparsın su seni
..
Savrul dostun rüzgârında”
Sahabe ve peygamber hayatlarını oku. Yorumsuz, sırf kalbe ilaç niyetine.
Böylece kendine sâlihlerden bir çevre kurarsın, zararlı arkadaşlardan uzak durursun.
Başını çevir ve lezzeti duy.
İçini dök Rahman’a ve rahatla.
Güven ve elini aç.
* * *
Bu devreyi aştıysan eğer, yani ne okumak ve ne dinlemek, ne de evrâd ü ezkâr için hâlin varsa, canın dökülüp kalıyorsa daha ikinci kelimede, «örtüne bürün ve bekle».
Bir faaliyete başla, bedenini yor ve uyu. Koş, atla, temizlik yap, merdiven çık: Zehrini boşalt.


Ben, bana ne oldu bilmiyorum oysa...

Ayşenur Vural (
www.acizane.com)alıntıdır....

Yorum (yok) Yorum yaz!

BEYHUDE

5/9/2007 ·

Beyhude...

Beyhude...

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Şimdi sahilde aheste yürüyor ve denize çakıl taşları atıyorum avare…
Hoşuma gidiyor…
Kimi zaman yeterince uzağa fırlatamasam da…

Ve bazen yorgun koluma münasebetsiz sancılar girse de…
Gözüme kestirdiğim taşları eğilip almak…
Sonra o taşı olması gereken bir yer varmış gibi büyük bir ciddiyetle ait olduğu yere yollamak…
Suya temasıyla çıkan “şlap” sesi…
Sonra minnacık halkalar sonsuz maviliğin içinde…
Hoşuma gidiyor…
Ciddiyeti bırakıp kendimle eğleniyorum sonra…
Çünkü ben…
Bir zamanlar bu deniz kadar büyük bir boşluğa, dolduracağım zannederek sırtımda dağlar taşımıştım…
Hakikat; boşluk deniz kadar büyüktü…
Ama dağlar şimdi fırlattığım çakıl taşlarından daha küçükmüş…
Bu anlamsızlığın farkına vardığım zaman…
Neyin farkına vardığımı anlayamadım…

Çalı süpürgesini at zannettim…
Elimdeki tahta parçasını kılıç…
Ve fakat alnımdaki boncuk boncuk terin…
Kalaycı körüğü gibi galeyana gelmiş ciğerlerimin…

Bir savaş meydanı yok muydu burada?
Bana ne oldu?

Şimdi sahilde aheste yürüyor ve denize çakıl taşları fırlatıyorum avare…
Kimi zaman gayretli bir dalga ayaklarıma kadar yetişiyor; tatlı serin bir ürpermeyle ıslanıyorum…
Duru bir huzurun kucağında…
Cevapsız sorularımı savaş meydanında bırakıp…
Çakıl taşları seçiyorum, kaybettiğim günler için…
Kimi zaman sesler duyuyorum; savaş çığlıkları, dalga seslerine karışan…
Umursamıyorum…
Her seferinde güzel bir çakıl taşı daha görüyorum.
Alıp fırlatıyorum…

Biliyorum…
Bu boşluk dolmayacak muhtemelen…
Doldurmaya çalışmıyorum…


M:Başaran (www.acizane.com)alıntıdır....

Yorum (7) Yorum yaz!